EBA, Uzaktan Eğitim ve Oyunlaştırma

30 Mayıs Cumartesi, 2020, ISTANBUL

 

 

Covid-19 dünyayı kasıp kavururken, kişisel tarihimle ilgili düşülebilecek en ilginç not geçtiğimiz üç ay içinde aklınıza gelebilecek her platformda çevrimiçi eğitimlere katılmam oldu: Yoga derslerinden Javascript’le web yazılımına, retorik ve hitabetten iyi bir ebeveyn olmaya kadar burnumu soktuğum konuları yemiş olsaydım, mide fesatı geçiriyor olurdum.

Kafamın içi hediyelikçi dükkanına dönse de, yeni bir şeyler öğrenme gazım azalmıyor, hatta arttıkça artıyordu… Bu öğrenme gazım soğumak bilmezken eğitimci anne ve babamın uzaktan eğitim sağlamaya çalıştıkları öğrencileri içinse durum bunun tam tersiydi. Bu zıtlık yüzünden kendimi ‘Eğitim motivasyonu nasıl oluşur’u sorgularken buldum.

Eğitimde Covid-19 salgınıyla beraber nelerin değişiyor olduğunu, kullanıcı ihtiyaçları gözetilirse daha nelerin ivedilikle değişebileceği, mevcut sistemde motivasyon tasarımında hangi dinamiklerin kullanıldığını incelemek istedim. Konuya derinlik katabilmek için Milli Eğitim Bakanlığı’nın servisi EBA’nın hedeflediğini düşündüğüm kullanıcılarla bir araştırma yürüttüğüm çalışma, eğitim sistemlerimizin denize yanlışlıkla çok yakın yapılmış kumdan kalelere benzerliğini ortaya koyduğu için yazı EBA incelemesi gibi oldu. Bu yüzden yazının EBA eleştirisi gibi durabilir, ama aslında en temelde kullanıcıların neye ihtiyaç duyduklarını anlamamda harika bir çerçeve sundu. Şimdi sistemin maruz kaldığı dalgalarla boğuşmaya başlamadan önce EBA’yı kısaca tanıyalım:

EBA nedir?

“Milli Eğitim Bakanlığı tarafından oluşturulan EBA (Eğitim Bilişim Ağı) çevrimiçi eğitim platformudur. Öğrenci ve öğretmenlerin eğitim materyallerine ulaşmalarını sağlayan; ders kitapları, video gibi kaynakları kullanarak öğrenmeye ve öğretmeye imkân veren sosyal bir eğitim platformudur.”

Yukardaki tanım, Eğitim Bakanlığı’nın EBA’ya erişim için öğrencilerine sağladığı bedava 8 gb’lık internet duyurusunda bulunan Türk Telekom’un web sitesinden.

EBA hayatlarımıza 2011–2012 eğitim-öğretim yılında okullara akıllı tahta dağıtan FATİH Projesiyle beraber, bu tahtalarda işlenecek ders içeriklerinin dağıtımını sağlamak için giriyor.

Teknik Yetersizlikler Nedeniyle Yayınımıza Tövbe Estağfurullah Bir Şeyler Oluyor

MEB’in açıkladığı istatistiklere göreyse resmi okullarda 571 bin 351, özel okullarda 134 bin 664 olmak üzere örgün eğitimde toplam 706 bin 15 derslik bulunuyor. Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü’nün yayınladığı rapora göreyse her 10 öğrenciden 3’ünün bilgisayara erişimi yok. Yani bu genişlikte bir kullanıcı ağına yetecek sunucu olsaydı bile, öğrencilerinin önemli bir kısmının internetten yararlanabilecekleri araçları bulunmuyor. Evde bilgisayarı olanlarda ise senaryo çeşitlendikçe çeşitleniyor: Örneğin iki eğitimci bir öğrenci barındıran bir hanede, ders programlarının çakışması durumunda bilgisayarı kimin kullanacağına, taş makas kağıt oynanarak karar verildiği oluyor.

Eğitimin eba.gov.tr’ye taşındığının açıklanmasıyla siteyi ilk tıklayanlara sisteme öyle istedikleri saatte — ellerini kollarını sallayarak — giremeyecekleri bildirildi. Eğitimcilerin çoğu, sunucu ve altyapı olmadığı için sıraya girmek gerektiğini Eba arayüzünden değil, Whatsapp’ta dahil oldukları ‘öğretmen arkadaşlar’ gruplarından edindiler.

Aslında Türkiyeliler için uzaktan eğitim macerası, Mart ayının başında kitleler evlere kapanınca; EBA İlkokul, EBA Ortaokul ve EBA Lise isimleri verilen üç farklı televizyon kanalıyla başlamıştı. Yayınların başlamasından yaklaşık bir hafta sonra Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk canlı sınıf uygulamasına geçileceğini duyurdu. Fakat aslında EBA televizyon kanallarında aradığını bulamayan öğrenciler EBA’dan elde edebilecekleri eğitimin kalitesi hakkında çoktan fikirlerini oluşturmuşlardı bile… Eş zamanlı olarak bazı proje okullarında idareci baskılarıyla öğretmenlere Zoom üzerinden ders vermeleri için yapılan baskılar, dijital güvenlikle ilgili sınırların aşılmasına neden olurken, 6 Nisan günü Sözcü Gazetesi’nin yaptığı bir habere göre Walmart adıyla bir öğretmenin hesabından 58,5 dolarlık bir kesinti yapılması dikkatleri konunun üzerine çekti.

Sunucu ve ağ yetersizliği yüzünden Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı okul idarecilerine, ders programlarını yapmaları için EBA’da gece 01.00–05.00 arası sisteme giriş izni verilirken, özel sektör çalışanları belki de ilk defa, iyi ki devlete kapağı atmamışım, diye düşündü. Aynı sunucu yetersizlikleri, Ramazan Ayı’nda canlı dersleri mecburen iftar saatine denk gelen müslümanları da günaha soktu…

Profil I: Geç Sahipleniciler a.k.a Annem

Bu süreçte enginar pişirmekte İzmirli anneleri kıskandıracak seviyeye gelen neredeyse 60 yaşındaki canım annem de Milli Eğitim Bakanlığı’nın verdiği talimat doğrultusunda öğrencilerine EBA üzerinden eğitim vermek zorunda olduğu gerçeğiyle boğuşuyordu. İşlemci yerine 1990 model Moulinex mutfak robotu kullanan evdeki dizüstü bilgisayar, Windows işletim sisteminden uzaktan hoşlanırken Ubuntu ile uzun soluklu bir ilişki içindeydi. Fakat EBA’nın kullandığı Zoom Video Communications’ tabanlı web uygulaması Ubuntu’ya kuruluma müsade etmiyordu ve annemin Makine Öğrenmesi Mühendisi oğluyla arasındaki hararetli toplantılar, Samsung markalı akıllı telefonuna EBA Uzaktan Canlı Eğitim uygulamasının kurulmasıyla son buldu. 5 inch ekranına tek bir organik bileşik formülü sığdırdığı yayınlarını içeren Tiktok kanalıyla ilgileniyorsanız bu yazının altına J yazmanız gerektiğini bilmem söylememe gerek var mı?

Ha, ayrıca canlı eğitim uygulamasının yazılımına gelen her yeni güncellemenin, telefonunda geriye sadece 3 uygulama barındıracak kadar yer bıraktığı da kayda değer bir diğer nokta.

Profil II : Moderatör a.k.a. Sınıf Öğretmeni

Bu arada kahraman öğretmenler Whatsapp’ta oluşturulan gruplar üzerinden sorumlusu oldukları sınıfların öğrencilerine ders programları hakkında hatırlatmalar yaptılar, notlar yazdılar. Bu görev aşkıyla yanıp tutuşan öğretmenler, yeni düzende geri bildirim döngülerine alan açan ilk moderatörler olarak yerlerini aldılar. Bu gruplara hem öğrencilerin, hem de işbu sınıfa derse giren diğer ders öğretmenlerin dahil edilmesi, gruptaki farklı seviyeden katılım motivasyonlarına öyle ya da böyle bir etkide bulundu. Öğrencilerin öğretmenlerine çevrimiçi ders sonrası yazdıkları teşekkür mesajları kalpleri eritti. Bu kalpleri eriten mesajlar öğretmenlerin uzaktan eğitimi sürmelerindeki belki de en önemli etmendi.

Profil III: Mini Mini Öğrenciler a.k.a Explorers

Uzaktan canlı eğitim yayınlarında, 56 kişilik bir sınıftan derse katılan öğrencilerin sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor. Bu yazı için EBA platformu hakkında fikirlerini vermeye gönüllü olan öğrenciler, üniversite giriş sınavlarına hazırlananlar arasındandı. Televizyon kanallarında yayınlanan içeriklerle uğradıkları hezimetten sonra EBA’nın çevrimiçi platformuna, fikirlerini önemsedikleri ve Whatsapp üzerinden bağlantıda oldukları eğitimcilerin tavsiyesiyle bir şans daha vermişler. Sistemde yer alan ders malzemelerinin niteliğinden etkilendiklerini içtenlikle dile getiriyorlar. Onların yorumlarına göre EBA platformundaki test soruları daha önce çıkan üniversite sorularına inanılmaz benzerlikler gösteriyor; Bu durum, üniversite giriş sınavlarına hazırlanan, hedefine kitlenmiş bir öğrenciye çok şey vaat ediyor. Ayrıca EBA sistemine varmak istediğiniz hedefi girerseniz (okul, bölüm vs.), akademik gelişiminizi takip edebildiğiniz bir arayüzle hedefinize yakınlığınızı karşılaştırmalı olarak size sunuyor. Hiç dijital oyun oynamamış olsanız dahi, bu ‘gelişim geri bildirimi” sizi oyunda tutuyor, hedefiniz varsa motive etmeyi başarıyor.

12. sınıfların önüne koyduğumuz üniversiteye giriş sınavı, onları analitik düşünmeye zorlayan bir yöntem elbette… Peki çözdüğümüz problemleri neden çözdüğümüzü, kendi çözmek istediğimiz problemleri oluşturmayı nasıl, neden, nereden öğreneceğiz?

Uzaktan Canlı Eğitim ve Geri Bildirim

Covid-19’un dayattığı fiziksel mesafe mecburiyetiyle kurulan empirik düzeneklerde eğitimciler mesleklerinin ellerinden alındığını hissediyorlar. Girdikleri kimlik bunalımının sonuçlarını ölçeklendirebilmek… derken bile başım dönmeye başlıyor. Yeni araçlar tasarlanırken ihtiyaçları dikkate alınmadığı için kendilerini dışlanmış hissetmekte haklılar. İyi bir sistem katılımcılarına kendilerini ifade edebilecekleri alan açar, verimliliği, çalışanlarının birikimlerinden yararlanarak maksimum fayda sağlayabileceği temeliyle kurgular. Fakat elbette yeni bir sistemi ne kadar minnoş, ne kadar kullanıcı dostu tasarlarsanız tasarlayın fark etmez. Genellikle kullanıcılarınızın eski alışkanlıklarıyla yaklaştıkları yeniliklere duydukları ilk duygu öfkedir. Eski köye yeni adet getiren EBA’nın da bu durumdan nasibini almasında bir tuhaflık yok elbette ama kullanıcısına nasıl ‘kontrol’ sağlayabileceğini tasarlayabilirdi. Fakat bu tasarının es geçilmesindeki temel sebep, sadece öğrencilerine odaklanması, eğitimcilerini kullanıcı olarak görmemesi olabilir.

…veeee Whatsapp kazandıııııııı

Eğiticimler, öğrencilerine faydalı oldukça mutlular.

Peki eğitimciler öğrencilerine faydalı olup olmadıkları nasıl anlıyorlar? Cevap ‘eski toprak’ Whatsapp tabi ki. Derslerden hemen önce sisteme giriş yapamayanlar gruba sisteme giremediklerini yazıyorlar, öğretmenler cevap veriyor: “Tamam, bekliyoruz.” Bazen ders bittiğinde gruplara “Çok güzel bir dersti, çok teşekkür ederiz.” yazılıyor.

Öğretmenler öğrencilerinin ders programlarından haberdar olup olmadıklarını, konularla ilgili çözemedikleri soruları olup olmadıklarını kurdukları Whatsapp gruplarından takip ediyorlar. Eğitimde iletişimi Whatsapp öyle bir noktaya taşımış ki, öğrenciler uzaktan canlı yayın yapma gayretinde bulunan öğretmenlerinin karşılaştıkları sistemsel problemlerle ilgili kendi çözüm fikirlerini bu gruplarda öğretmenleriyle paylaşıyorlar. Öğrenci-öğretmen rollerinin değişmesine izin veren yeni esnek düzen, bir şeylerin kalıcı olarak değiştiriyor. Uzaktan eğitim tasarımcılarının değişen bu rollerden alması gereken notlar olduğu kesin.

Sınav yaklaşıyor. Öğrenciler için Whatsapp grupları öğretmenlerine -test- soruları yönelttikleri ve çözümlü cevaplarını aldıkları, canlı yayınlara kıyasla çok daha hızlı sonuç aldıklarını hissettikleri bir platforma dönüşüyor.

Eğitimi Oyunlaştırma

Öğrenciler için EBA platformunun oyunlaştırılması ne kadar etkiliyse, eğitimciler açısındansa bir o kadar anlamsız. Bilgisayar oyunları oynayarak büyümüş nesillere, yapmak için içsel motivasyon bulamadıkları görevleri rekabetçi oyun çerçevesiyle sunup çalışmaları ivmelendirebilirsiniz. Ama dijital oyun, dijital sosyalleşmeye aşina olmayan kullanıcılarınızı, aynı oyunlara zorlarken anlamlı hedefler koymama yanlışına düşerseniz onları dışlamış, ötekileştirmiş olursunuz.

Öğretmen arkadaş grupları arasında geçen sohbetlerde, konu bir an için sistem üzerinden kazanılan puanlara gelince, bu puanların ne işe yarayacağına dair beyin fırtınası yapılıyor, “Hizmet puanı olacakmış.” diyor biri, öteki, “Amaaan hiç bir şey yapamazlar!” Ama kör topal kurgulanmış sistem, sadakat kurgulamak yerine kurumsal güvenin kökünü kazıyan bir araca dönüşmeye meylediyor:

“Zekiye 1000 puan yapmış, bende 15 puan var.”

-Gülüşmeler-

“EBA’ya kendisi girmiyor, yerine 11A’dan Ekin’i sokuyor, biliyorsun.”

Karne, not… Kopya çekenler, hile yapanlar… Eğitim sistemlerini rekabet oyunları olarak kurgulamak yeni bir yaklaşım değil ve insanlar hala yalnız hissetmekten kaçınmanın derdinde.

Eğitimde Motivasyon

Pek çoğumuz için sınıf arkadaşlarımızla gülüşmek, bizi anlayan öğretmenimizle dersimizin olması, hoşlandığımız çocuğu görme ihtimalimizdi okula katlanmamızı sağlayan faktörler. Marketing Türkiye’nin de yayınladığı Covid-19’un değiştirdiği tüketici davranışlarını inceleyen araştırmalar her 2 kişiden 1inin ofise dönmek için can attığını belirtiyor. Bu, ofisin duvar kağıtları gözümüzde tüttüğü için mi, yoksa tek başına çalışma motivasyonu bulmakta zorlandığımız, ve çalışma arkadaşlarımızla çevirdiğimiz geyiği özlediğimizden mi? Hoşlandığımız adam da umarız bu arada bütçe kısıtlamaları yüzünden kovulmamıştır.

İnsanların sosyalleşme ihtiyacını, onları eğitmek ya da onlara iş yaptırmak için kullanmak yeni bir pratik değil elbette. Fakat sahiden, sosyalleşebilme engellenince projeler, görevler, eğitimler nasıl yürüyecek?

Sonuç

 

‘Öğrenme isteği’mizi yeterince sorgularsak motivasyonumuzun dışsal olduğunu fark ederiz. Peki bir çocuk olduğumuzu varsayalım. Bahar gelmişse ve okullar ‘iptal’ olmuşsa, dışsal itme azalmışsa, analitik düşünmeyi öğrenmek için motivasyonu nereden buluruz? Soruyu diğer taraftan da soralım: Yetişkin olmayan bir bireyi, bir pratik geliştirmesi için nasıl motive ederiz?

Benimle fikirlerini paylaşan öğrenciler ve velilerin dönüp dolaşıp değindikleri ‘program oluşturma’ yeni eğitim sistemi mimarinin gözetmesi gereken en kritik nokta gibi duruyor. Eğitim-öğretim sistemi şimdiye kadar öğrencilerine akış sunmakta başarısız oldu. İhtiyacımız olan oyun(game) değil oyun(play)du: Hata yapabileceğimiz, doğaçlayabileceğimiz, başkalarıyla etkileşim içinde olabileceğimiz, zamanımızı bölen değil, birleştiren bir akış tasarımı. Şevkat, akış bir konu üzerinde geçirdiğimiz zamanı artırabilmek için kullanılan araçlar olarak tasarlanabilir mi?

Yarışmacılar, üstünlük sağlayarak motive olanlar varlar ama sistemi sadece onlara göre tasarlarsanız dışavurumcuları, sosyal oyuncu ve deneyci tipolojilerini dışlamış olursunuz. Milli Eğitim tarafında uzaktan eğitimin çetrefilli problemlerini çözmeye çalışan stratejistlerin işi çok, yolu uzun. ‘Yeni’ eğitim sistemi oyunlaştırılacaksa, artık sadece yarışmacı oyun trendlerinin tekrar tekrar kurgulamanın işe yaramadığını fark etmemiz; sosyal oyuncu/oyun trendlerini de irdelememiz oldukça önemli.

Eğitim, demokrasi ve fırsat eşitliğinin gözetilmesi gereken belki de en kritik mecra. Gelişmekte olan bir toplum, eğitiminde demokrasinin ortadan kalkmasını özgürlüğüyle öder. Olmaz olsun ama konu oraya gelirse, gelecek nesilleri bu özgürlük problemiyle başa çıkabilmeye, gerçekten sadece üniversiteye giriş sınavıyla mı hazırlamak istiyoruz?

 

what Shape of Water teaches about service design   

Illustrator: John Tenniel


SERVICE DESIGN IS LIKE WEATHER PREDICTION

In this article I will try to illustrate what I know to be a service designer with the help from the protagonist in Shape of Water.

Desiginig starts with the power to empathize. Learning to empathize takes practice, and converting what you cultivate into a meaningful service is a lot like weather prediction: A total chaos. But we will not get in to the chaos theory just now, instead I want to review the protagonist Elisa Esposito to storify service design, so here we go.

A PRINCESS WITHOUT A VOICE

Our heroine Elisa is without a voice -she is found as an orphan with wounds around her neck- and serves as a cleaning lady in a secret government laboratory.

She is nobody significant, neither beautiful, young or gifted, without any tangible assets; She is transparent, so to speak.

Shape of Water is a film noir, but Elisa seeks color and light all the time: She gazes longingly to a pair of red shoes on a shop window, she dances. She has no artistic claims, but she is creative, we find out more about her creativity later in the movie when she smuggles a beast out of the government laboratory.

What makes Elisa special is the fact that she cannot talk. The fact that she can’t talk gives other characters in the movie more room to express themselves which allows her to master listening. Even when they are talking to her, it feels like they are talking to themselves. She finds neither Zelda’s (her co-worker ) problems with her husband, nor her old neighbor Giles’ despair to a bartender silly or insignificant. She simply pays attention. Her long years practising how to listen makes her the best designer. She is a like a messenger who pilots a starship, she would convey messages seamlessly without her ego getting in the way.

THE TWO APPROACH

In the second act we are introduced with the monster of the tale when the facility Elisa works receives a new arrival called the ’Asset’. How the organization where Elisa works tries to ‘deal with this problem’ is significantly different than our heroine’s approach. ‘The facility leaders’ are frightened by this creature that is beyond their conventional understanding. Amphibian Man is tortured and imprisoned, eventually sentenced to death, simply because they don’t know what to do with him, and their fear grows into frustration whereas Elisa is calm and curios. She is brave enough to make a fool of herself, to even try to form some kind of a dialog with a phenomenon. She assumes the basic needs of an amphibian, but she does not pushes them. She doesn’t suggest ‘the language’, she gestures.

It is extremely relevant to our topic that Elisa is opposite of anyone vocal. She communicates with her moves, directs master plans with her body, and not with her voice. Communication needs to be straight-forward, brief and extremely effective for her, it’s not something she particularly finds joy in. She is not susceptible to words thus not easily manipulated by them. She is less inclined to be defined with her mind than any other. That is the key to master service. She doesn’t express herself while communicating, she simply conveys meaning, without getting caught in self expression. Elisa designs a plan to save the Amphibian Man. Like many other service designers, she has a team. She asks help from her neighbor Giles, who then becomes the creative director of the plot. She gets him involved by teaching him how to empathize with the creature.

It is no coincidence that the protagonist is a she and the director Guillermo del Toro was born in Guadalajara Jalisco, Mexico: The monster in the story is found by a river in the wilderness of South America, where it was worshipped as a god. What needs to be saved in the story is a wild god in the form of a male amphibian and the protagonist is a woman in service: Over time in western culture, the wild, unpredictable, uncountable, dangerous and odd (what are in fact is creative, playful, circular, curious, accepting of change and what’s new, fluid and adaptable, invisible and instinctive) became the laughing-stock: the primitive- what was needed to be left behind. We got used to be in war with chaos. We dissected it into smaller, detached and countless number of problems, supposedly to tack it better. We became too involved in deconstructing of the universe that we lost track on connecting dots to create meaning.

Illustrator: John Tenniel

TO CONCLUDE

Now it’s time we start getting our hands dirty with chaos, get jiggy with never ending research, ease ourselves into circulating patterns.

At the end of the movie both Elisa and the Amphibian Man die.

If we need to die to reborn with wings, let’s die. The chances are we will gain a more balanced vision to design better, if we do.

 

san francisco and collective madness     

Tuesday, December 27, 2016 CA

 

Scroll down for English

Mukadder bir keresinde “Burası Batı filan değil, burası Doğu’nun doğusu” diye bi laf etmişti. O zaman çok güldüğüm bu lafı şimdilerde çok iyi kavrıyorum, ama olan bitene gülmekten de bir o kadar uzağım…

Kuzey Amerika’la ilgili en sevdiğim şey Avrupalı kökenim. Çünkü bu köken buradaki etik yargılara karşı mesafemi açıklayan duruş oldu.

San Francisco, ne çok övdüler seni: Dünyanın teknolojisini burda gelişiyormuş, dev ilaç sektörüyle ünlü, gastronomi merkezi liberal körfez…

Halbuki bu körfeze iner inmez ilk hissettiğiniz şey, kapitalizmin kütüğünün burası olduğu… Tek dişi kalmış ağzına yaptırdığı protez gülümsesiyle sakil sakil sırıtıyor medeniyet size… Siz, thank yoaaauuu, diye geri gülümsemeye çalışsanız da, geri yansıtılacak bir gülümseme olmadığından, size satılan bu ilk sahte gülüş, omuriliğinize yapışıyor. Girdiğiniz her kafe, her restoranda asıl satılmaya çalışılan bu ‘feel good’, biraz içgörü sahibiyseniz size bir şeylerin ters gittiğini işaret ediyor. Her şey öyle büyük bir hızda tüketiliyor ki, tüketim kültürü o kadar baskın ki, ondan başka bir şey yok. Sadece ve sadece tüketim teşvik ediliyor. Sadece… Yegane zaman geçirme aktivitesi, tek iyi hissetme eylemi, tüketim… En temel uyuşturucu…  Her köşede 3 ‘Start up’ olmasının, büyük bir hızda geliştirilen teknolojinin, aynı büyük hızla benimsenmesini temel nedeni de bu… Her şeyi nefis bir hızda tüketiyoruz burda biz… Gelsin Uber, yaşasın Blue Apron…Buraya geldiğimden beri her ‘San Francisco’yu nasıl buldun?’ sorusuna cevabım ‘Evsizler’. Çünkü San Francisco hakkında hissettiklerimi duygusal, enerjisel ve politik olarak en temelde buranın evsizleri baskılıyor. Ve bence bu konu özelinde bütün Amerika kıtasını rahatlıkla anlamak mümkün. İşin daha da acı tarafı, insanların kendilerine ve birbirlerine her şeyin yolunda gittiğine dair söyledikleri yalanlar…

Bu yalanları sıklıkla insanlara neden bu kadar evsiz olduğunu sorduğumda duyuyorum. Bu soruma en sık verilen cevapları aşağıda sıralıyorum.

EV KİRALARI ÇOK YÜKSEK, MİLLET ÇADIRDA KALMAYA OKEY

‘Hayatta kalma’ oyununda, buranın zorluk seviyesi Amazon Ormanları’ndakinden yalnızca bir seviye aşağıda. Kredi notunuz yoksa ev kiralayamıyorsunuz, bir ay kira ödemeyemezseniz evsiz statüsündesiniz, ev adresi veremezseniz iş başvurularında dikkate alınmıyorsunuz, diye diye gidiyor mevzu… Hindistan’da kast sistemi olabilir, burda da kapitalizim var, ve sınıflar arasında laylaylay diye oynayabildiğimiz yalanını bize söyleyen Amerikan Rüyası aslında umudumuzla oynuyor.

HAVA ÇOK GÜZEL BURDA; ONDAN MİLLET YERLERDE UYUYABİLİYOR

Yok ya… Geldiğimden beri ağlıyorum soğuktan.  Burdan bir saat mesafese Palo Alto var, orda da hava aynı, orda niye evsiz yok? Hadi onu geçtim, Los Angeles’ta hava gerçekten iyi, buradaki evsiz sayısını Los Angeles’tekine böldüğümüzde limiti neden sonsuza gidiyor o zaman?

ESKİDEN BURDA BİR AKIL HASTANESİ VARDI, KAPANDI SONRA…

Ha, öyle mi canım? Neden peki? Yerine ne yaptınız? Otopark. Yerel hükümetin yozluğunu alın, bildiğiniz bütün yozlaşmış hükümetlere vurun, kafalarını filan sürtüştürün. Zenginin tarafını tutan hükümet kadar kötü çok az şey sayabilirim… İnsanlara sözde kalacak yer ayarlayıp binalarının her katına da birer uyuşturucu madde satıcısı sağladığını öğrendim. Daha ne diyeyim…

BURASI ÇOK LİBERAL; İNSANLARIN CADDELERDE YATMASI BİZİM İÇİN SORUN DEĞİL, HERKES İSTEDİĞİ GİBİ YAŞAR

Liberalizm dedikleri kavram önceden neymiş bilmiyorum ama şimdilerde özgürlükçülükle alakası yok. Daha çok şu anlama geliyor: kimseyi umursamayıp gerçek bir körlük içinde yaşabilmek. Hemen hemen herkesin gerçekle ilişkisi bu kadar kesilmiş başka bir yer olamaz, bir aydır her gün, günde ortalama 12 kere hayrete düşüyorum. Ve maalesef veba gibi yayılan bu sistem burdan doğdu, size gelmez, oralara uzanamaz sanmayın, o yalanı kendinize söylemeye başladığınız anda eroin aşırı dozundan ölmek üzere olan adamın yanında pembe topuklu ayakkabınızla selfie çeken kıza dönüştünüz, demektir. Siz de, delisiniz, demektir. Çünkü yerde kolunda damar arayan o adam deli, ama her gün onu görmezden gelmek için gösterdiğiniz yoğun çaba sizi de delirtiyor, demektir.

 

San Francisco’da çalışanların çalışma ahlakı yerlerde yatan, çöpleri karıştıran, uyuşturucu kullanan insanlarla oluşturuluyor: hükümetin, bak gece gündüz demeden çalışmazsanız aha böyle olursunuz, şekil A’ya iyi bakın, mesajları geceleri üstlerine karton örtmüş uyuyorlar, kokain etkisinde ne bakıyon lan bana, diye size saldırıyorlar… Bunu farkedince de geriye merak ettiğim tek bir şey kalmıştı: Yılda 120.000 dolar kazanıp da sokakta yürürken kolunda damar arayan adamı gören çocuğunuza bu durumu nasıl gerekçelendirirsiniz? Maalesef bunun cevabını da aldım, aldığım gibi de iki haftadır bitirmeye çalıştığım bu yazıyı sonlandırabiliyorum: Yemek başına 1500 dolar ödemeden kalkamadığınız bir restorantta yemek yiyen dört kişilik ailenin babası çocuklarına, you are special, diyordu. Tabi ya, çok özelsin hem de…

Welcome to Vahşi Vahşi Batı.

 

__________

Years ago Muk said, “This is not the West, this is the East of East”, when she was studying in the New School to be a social psychologist. I remember how this statement made me laugh at that time, but nowadays I can grasp what she meant by it, as my days grow in the Bay Area and I am not laughing about it anymore.

What I like about the United States of America is my European origin, firstly because this is not an ethnic origin, but a stance against the ethical justice that is needed to stay sane around here.

Oh San Francisco, how everybody praises you: the technological leader of the world, the famous gastronomy center, the liberal bay…

Here is my enclosure to these titles: ‘the headquarters of capitalism’. We are nothing but customers in the Bay Area. And if we are NOT customers; we don’t exist. I cannot reflect back the fake smiles people put on as soon they recognise me as a customer, which is automatic, and it keeps me up in the night.  What’s prompted is consumption and only consumption: the good time activity, the ultimate drug, the way people feel they exist. And since we thrive on consuming here, and we are the fastest at it, it’s only wise that start-ups start here, to see their potential to colonize the world in the fastest manner.

And  when I am asked “How do you like SF so far?”, I cannot come up with an answer besides “The homeless people.” My opinion about the Bay Area is dominated by this issue on emotional, psychological and political levels, especially because of the lies people tell me -and themselves- when I ask back why there are so many homeless around.  Below are the most popular answers, see if any of them feels familiar:

RENTS ARE EXTREMELY HIGH, AND SOME PEOPLE ARE OKAY TO LIVE IN A TENT

Here, the hardness level of survival game is barely easier than Amazon.

If you don’t have a credit score -again, don’t exist-  you cannot rent a house –> if you cannot pay your rent every month you are regarded as homeless –> if you cannot register an address you are not taken seriously when applying jobs…

It is not so different than the class system in India.  The American Dream uses you when you dream about to be a social climber. The game is real.

THE WEATHER IS SO NICE HERE, FOLKS CAN EASILY SLEEP OUTSIDE

Right. Right… I remember crying because how cold the wind got one winter night, though. And how come there are only TWO dudes out in the streets of Palo Alto, which is only 30 miles more South and WAAAAY more warmer than the city,  when in SF there are thousands of people occupying the sidewalks with tents.

THERE USED TO BE AN ASYLUM, BUT IT IS CLOSED DOWN

Why? What was built instead? A parking lot:  Just another medium for people to spend money on, a NEED for people who can afford the better things in life.

HERE IS VERY LIBERAL, WE DON’T JUDGE PEOPLE BECAUSE OF THEIR CHOICES, ANYONE CAN DO ANYTHING THEY WANT

I don’t know what liberalism meant when it first came out, but nowadays it looks like it has no relevance to freedom. It’s more like a conscient ignorance. It  is a shrinking comfort zone where you cannot care for anybody else. Everything feels like a game, built like a game; a game of consumption. Everybody’s connection to reality is lost. We are not less insane than the guy who is looking for a vein to inject heroin on the sidewalk. The crazy amount of energy we spend to ignore this mess wraps us into the same madness.

The local government enforces the work ethic of the Bay Area with the always-visible madness on the streets, whipping us with the fear of becoming a homeless guy if we don’t work hard, play hard, buy new things.  The free world doesn’t feel so free at all.

Welcome to wild wild west.

 

 

survivor 100. gün

9 Mayıs 2016 Pazartesi
Princess and the PeaAnladım arkadaşlar, mahalle baskısıyla kendimi 30 yaşıma geldim olarak değerlendirmek mecburiyetindeyim. Beni bu yaşıma getiren herkese sonsuz teşekkürler.
Hep özendiğim çift kişilik yatakta bi’ başıma uyuma fırsatını da işte bu yenimsi yaşımda yakaladım. Ama tam mutlu olacağım, olamıyorum. Çünkü yatakla hikayemiz aynı ‘Prenses ve Bezelye Tanesi’ adlı Hans Christian Andersen masalıyla aynı. Aynı… Masalımız, yağmurlu bir gecede, arabası bozulduğu için yol üstündeki kalede misafir olmak zorunda kalan bir prenses, ve kalenin lordunun annesinin garip hikayesini anlatır. Lordun annesi prensesin ‘gerçek’ olup olmadığını anlayabilmek için, yolcuyu 40 kat şiltenin altına koyduğu bir bezelye tanesiyle misafir eder. Sabah nasıl uyuduğu sorulan prensesin cevabı ‘Beni misafir ettiğiniz için çok teşekkürler, gerçekten çok naziksiniz, fakat bütün gece uyumam mümkün olmadı, olur.
Yatağımla hikayemin, işbu masalla benzerliği şundandır:
İki buçuk aydır üstünde uyuduğum bu yatağın baş tarafındaki ayaklar, yatak üzerine en ufak bir ağırlık bindiğinde yaylanıp, aha kırıldım! Ahahh, şimdi kırıldım!’ etkisi yaratmakta… Yatak başlığı yok, ve ayaklar kırıldığı an boynumu duvarda kıvrılmış bulacağım. Ben geceleri uyurken ortalama 10 defa dönenlerdenim. Bu her gece 10 defa uyanmak demek. Çünkü yatak her yan yan, arkaya doğru yaylandığında korku içinde sıçrıyorum.  Bakın iki buçuk ay, dile kolay. Tam tamına 100 gün. Uykularım delik deşik. Bu nasıl bir eziyet?
Tamam, aç kalmıyorum da, bence psikolojik şiddet görüyorum. İşin asıl ilginç tarafıysa, bana bu psikolojik şiddeti kimin uyguladığını anlamam oldu.
Şikayetimle 100 gün sonra ilk gittiğim isim çalışma ortağım, ev arkadaşım Gizem oldu. ‘Sen deli misin, madem durum bu kadar kötü, neden prodüksiyondan yatağı değiştirmelerini istemiyorsun?’ diye çıkıştı. Haklıydı. Neden istemiyordum ki? Bahsettiğimiz yapım, geldiğimin ikinci haftası mülakatla Acun Medya’ya girmiş ‘yabancı’ olarak talep ettiğim yoga matını Amerika’dan getirtmişti. Yan aparttan taşınacak yatak neden mümkün olmasındı? Benim derdim neydi… 100 gündür bilinçaltım itinayla bana rüya biriktirtiyordu. Psikolojik şiddetin tillahı, kendi beynimdi.
Geçen hafta olan ve garip bir şekilde yukarıdaki olaya bağlayacağım bir başka olaysa geçen hafta İKİ KİŞİLİK şen yuvamıza bir üçüncü kişinin taşınacak olmasıydı. Bu haberle, evde Gizem’le birbirimize nasıl yükseliyoruz, görseniz yüzünüz ekşir… ‘Yok, ben hayatım boyunca biriyle oda paylaşmadım’lar, ‘yok bizi nasıl böyle ezerlerler’, havalarda uçuşuyor. Neyse, yalnız odalarda yataklar çift kişilik, Gizemciğim de ben yokken eve getirilen 3. – ve tek kişilik- yatağı, odalara sığması mümkün olmadığı gerekçesiyle ‘hömofisimize’ koymalarını rica etmiş.

YILMAZ

Efenim, beklenen olmadı, muhasebeye İstanbul’dan gelen kadını nereye yerleştirdiler bilmiyoruz ama, bize kimse taşınmadı… Ve bir haftadır salonda sallanmadan duran masif strüktürlü, ahşap ahşap, bel fıtıklı sabit amca gibi sapasağlam duran bu tek kişilik yatak, düne kadar kadar buradaydı.
Ve ilginçtir, kendimi bu tek kişilik yatağın üzerinde sıklıkla – kesinlikle uykuya dalarken değil ama- uyanırken bulmaya başlamıştım. Az önce bir ses bile etmeden gelip götürdükleri, apağır gövdesiyle bu yatak, mutfak penceresinden ufukta güneşin doğduğu tarafı görebilecek bir açıyla duruyordu salonda… Bu açı, bu yatakta gözümü açtığım her sefer için oldukça önemliydi, çünkü burada şafaklar inanılmaz pembe. İnsanı saat 6 da yatağından okyanusa çağırıyor.

Şimdi, yolda baktığı için tülsüz pencere perdesini hep kapalı tutmaya mecbur olduğum, ışıksız odama ve ilk çift kişilik yatağıma geri dönüyorum.

Bir daha meditasyona uyanabildiğim gün tekrar yazarım. Öpün beni.

oyun tasarımcısının maceraları: paskalya da geçti

27 Mart 2016 Pazar

gangSurvivor Türkiye 2016 yayınlanmaya başlayalı 32 bölüm, Las Terrenas’ta Paskalya kutlamaları biteli 2 saat oldu…
Arkadaş, bir millet bu kadar mı fütursuzca eğlenir, bu nasıl bayramdır?

4 gündür maruz kaldığımız silikon meme, kıç ve ‘twerking’den hala başım dönüyor, iki ay sonra birdenbire içine saplandığımız trafik nihayet bugün son buldu. Sabahları saat 8’de, 5 farklı noktadan şehri hunharca ele geçiren  subbasla uyanmıyoruz artık. Hepsi bitti. Yalnız, ekvatordaki bu bayram kutlamalarını, kendi bildiği bayram kutlamalarıyla asla örtüştüremeyen biz zavallı Türkler bütün bunlar hakkında daha neler söyleriz, işte onu tam kestiremiyorum. Sonuçta biz bayramda genelde el öpüp, en fazla şeker yiyoruz. Kıskançlığımızın hacmi göz alıcı.
İki aydır aynı yerde yemek yiyip, aynı 400 metrekare içinde uyuyan 200 kişi için, birbirimize tahammül edebilmemizin ne kadar büyük iş olduğunu yeni yeni anlıyorum. Daha kimse kimsenin topunu filan kesmedi. Gerçi paskalya gazımızı iyi almış olabilir. Bütün bikiniyle gezen, jeeplerde son ses müzik açarak hız yapan insanlar hakkında ileri geri konuştuk, bi rahatladık…

Dün neredeyse bütün akşamüstü, deniz kenarında bir evden bütün olanı biteni izledik. Yollara düşüp partilemek fikri bile benim için inanılmaz yorucuydu. Ama dünkü asıl olay, nihayet buralı biri tarafından hazırlanmış yerel bir yemek yeme fırsatı yakalamış olmamdı. 2 aydır Türk-Arjantin yemekleri arasında gidip gelen bünyeye ilaç gibi gelen bu otantikliğin adı, Türkiye sularında yakalandığı zaman eti çok sert olduğu için salınan Lambuka. Uzun zamandır bu kadar tuzlu bir şey yememiştim. Çok güzel şey tuz. Balık da güzel.

 

kakaoBuraya gelişim, ne zamandır ‘yini bir dil iğrinmliyim’ şeklindeki söylenişim açısından iyi oldu, boş vakitlerimde oturup İspanyolca çalışıyorum. Üstelik ilk öğrendiğim dili kullanırken yaptığım kadar tutucu değilim,

 kelimeleri bilip bilmeden, telaffuzuma hiç takılmadan gözüm kapalı ‘İspanyolca sallıyorum’.
Ama aynı şekilde ‘irtik dizinli igzirsiz yipmiliyim’ şöylenişi hakkında çok bir şey yapamıyorum, zira 3 hafta önce koşarken dizimi sakatladım, hala yürürken bile zorlanıyorum. Anneme söylemeyin. Geçsin, ben söylerim.

Gerçek bir müjde de şu: buranın kahvesi baya iyi. Gelirken getiririm, beraber içer miyiz?

 

genelde setteyiz

 20 Şubat 2016 Cumartesi

Bu civardaki köyler Survivor Türkiye sayesinde kalkınıyor. Yerel halktan Survivor Türkiye yapımında çalışan en aşağı 100 kişi var, Türkiye’den gelen ekibin dışarda yediği içtiği şeylerin hadde heasbı yok. Buna ek olarak Las Terranas’ta genç yaşlı herkesin üstünde Hummel marka yağmurluklar var. Anne babasının aldığı aynı montla kardeşliği pekişen çocuklar gibi etrafta gezeliyoruz. Teşekkürler Hummel.

Geçen hafta Kuzey Atlantik Okyanusu’na gıdım gıdım yaklaşan bir yolcu uçağına dakikalarca kitlendim. Gözümün önünde uçak okyanusa yaklaştıkça yaklaşıyor, bense birazdan okyanusa çakılacak uçağı ve içinde çığlık attıklarını tahmin ettiğim insanları, hiç bir şey yapamadan izliyordum. Bu enlemde uçakların yere doğru uçtuğunu anlamam 4 dakikamı aldı.
Bir de burda 4-5 günde bir dolunay çıkıyor. Yarışmacıların adalarına ‘gececi’ giden ekibin tekne ve dalga maceralarını onlardan dinlemeniz şart.

Ayrıca bugün Alp Kırşan, Haziran ayında sivrisinek ve nem bulutunun içinde yüzeceğimiz müjdesini verdi. Ziyaretime gelmeyi düşünen sevgili arkadaşlarıma getirecekleri cibinlik karşılığında benden bir şişe ron.

Son olarak, bıyık bıraktım, artık setin başına geçtiğimde kimse haydi artık bırak da biz çalalım diyemiyor.

gf
gfhjdgyjfdfsthdft

dominik cumhuriyeti ve geleneksel türk erkeği

10 Şubat 2016 Çarşamba
 En iyi yazdığım şey günlük. Ama bu aralar yapmayı sevdiğim bir şey de yapmayı sevmediğim şeyleri bi daha denemek, sonra onları sevmek. Mesela yaz: Sivrisinekler yaz mevsimini sevmemek için yeterli bi sebepken, sarı kumda ayak gezdirmek her şeye rağmen yazı sevmek için yeterli bir sebep olarak doğuyor. Gibi.
10 günün sonunda birlikte çalıştığım insanların isimleri biraz biraz öğrenmeyi başardım. 50-60 bana yeni Arjantin isminden 20 sini biliyorum. Ama bir şey daha biliyorum; mate bağımlısı olmak için tek yudum yeterli. Gerekli harekette bulunmazsam eve döndüğümde neyi özleyeceğim belli oldu.
Ayın 3’ünde yapımımızın Türk aşçısı geldi, geldiği gibi yemek yemekte olan bize yaklaşıp siz aç kalmışsınızdır, dedi. Dedim, yok. Dedi döner kebap, dedim eyvah.
Ertesi gün servisteki meyveleri kontrol ettim, ananas mangonun yerini portakal armut almış mı, diye… Almamış.
Saçma bir anımı biraz utanarak şuraya iliştirmem lazım: İki gün önce sette, merhaba, biz tanışmadık, ismim Ezgi, diye oldukça alımlı ve kendinden emin bir kadının elini sıktım. Kadın da bütün surat gülümseyerek, ben de Hadise, memnun oldum, dedi. Buradan, kendisini tanıyamadığım için egosunu üstüme kusmak şöyle dursun, hoşbeş etme inceliğini gösterdiği için kendisine sarılıyorum.
Bi de geçen gün kumda kale yaparken yanıma iki kız bir oğlan üç genç oturdu, kaleye girdiler İspanyolca İspanyolca. Babam sağolsun, yaptığım kumdan kale numaralarıyla akıllarını aldığımı düşünmek istiyorum. Buranın çocukları kumla asla oynamıyorlar. Nereliyiz, oyunu oynadık biraz. Sanırım Şili’liyim.
Asıl, ‘Kayıp Zamanın İzinde’yi okumayı bitirdim, ışıyorum.nxfgn
gfhjdgyjfgdfsthdf

 n

ezelvan ve dominik maceraları: birinci bölüm
27 Ocak 2016 Çarşamba
Milli marşımız bachata, sivrisineklerimiz görünmez, Ocak ayındayız ve hava 29 derece.
Dominik Cumhuriyeti’ne hoş geldik. Bugün bi yusufçuk gördüm, işaret parmağım büyüklüğünde, ve yeşildi: Gene çocuk oldum, her şeye heyecanlanıyorum. Genç kalmanın formülü yeni yerlere gitmek, kesin bilgi. Ülkede fakir olduğunu düşünen tek zavallı ben olabilirim. İnsanlar gülümsüyor. Kapitalizm hepsini kamçılamamış belli ki. O yüzden onlar gülümsüyor ben gülümsüyorum. Bazen de onlar gülümsüyor ben kendimi bildiklerimden dolayı baya yaşlı hissediyorum. Olsun.
İngilizcemi buraya bırakıcam, gibi duruyor. Avrupa kıta ingilizcesi burda bir hiç. Nerden bıraktım o İspanyolca kursunu… İşi alırken ustalarla nasıl anlaşmayı düşünüyordum acaba… Hayalperestlik meslek bence.
İspanyolca dışında öğrenmek için can attığım şeyler arasında, buralarda günlük araba kirası nedir, nerden bisiklet bulurum, bu cumhuriyetin tarihçesi nedir, gibi şeyler var.Ayrıca bugün taksi şoföründen aha şu şarkıyı öğrendim (nasıl öğrendiğimin hikayesi saçma), bu yüzden günümü çok verimli geçmiş sayıyorum. Sizinle paylaşmayı da bir borç bilirim:
aha burdan youtube linkine ulaşınız
Ha bi de, artık palmiyeler hakkında ileri geri konuşmayacağım: ‘ne o öyle, gölgesiz ağaç mı olur’, sözümü geri alıyorum. Palmiye ağaçlarıyla birlikte, her şeyi yerinde bi görmek lazım, fikri bende iyice pekişti. Görüldüğü gibi bu coğrafyada da ‘birlikten kuvvet doğuyor’. İki hafta öncesine kadar meditasyon öğrenip nefes düzenliyordum, şimdi hızlıca bachataya geçmem gerekecek.
Ulan dünya ne büyük.
Allahtan ki nefes işi aynı.
 n